Fransa

Bütün milliyetçiliğimi bir yana bırakıyorum ve itiraf ediyorum dünyaya tekrar gelsem bir Fransız olmak isterdim. Bunun ilk nedeni karşımdakinin ses tonunu yükseltmeden bana küfür etmesi halinde bile ona hayranlığımın azalmamasını sağlayan bir dile sahip olması. Osmanlı zamanından kalan bir etkileşim sayesinde dilimize geçen bazı kelimeler (duş, jeton, tren, kupon, pantalon, kürdan gibi...) yüzünden bir arkadaşım Türk'lerin Fransızca konuştuğunu bile sanmıştı. Gırtlaktan boğula boğula konuşmaları her ne kadar bazı insanlara kaba gelsede bence müthiş fonetik bir dil. Bir başka nedeni ise bence yaşamasını bilen dünyada nadir ırktan biri. C'est La Vie en çok bu dilde anlam karşılığını buluyor. Giyim tarzlarıyla dünya modasını etkilemişler, yemek kültürleriyle dünya mutfaklarında başı çekmekteler, şarapları harika, sanata düşkünler, mimariye verdikleri önem tüm tarihi binalarda kendini göstermekte ve en önemlisi "Issız Adam" gibi fransız çakması bir film yerine sıradan bir fransız sineması izlemek bile daha keyiflidir.


Benim aklımdaki Fransız kelimesinin karşılığı beyaz-mavi tişörtlü, boynunda fuları, başında beresi olan, sarışın, elinde palet, baget, kruvasan ve iğrenç kokan ama pahalı peynir delisi ayyaş bir ressam. Bazı şehirler cinsiyet taşır derler ama aklıma gelen erkek Paris’in aksine gayet alımlı bir bayan buluyorum karşımda. Paris'e girerken şehrin her yerinden gözüktüğü iddaa edilen Eyfel Kulesi'ni arıyor gözlerim sonradan bunun koca bir yalan olduğunu anlıyorum..

Panoromik şehir turuyla başlıyoruz ve Louvre müzesi ilk durağımız. Mona Lisa ve Son Yemek gibi ünlü sanat eserlerine evsahipiği yapan bir zamanlar saray olan ve avlusunda görkemli camdan bir piramit bulunan mimarisiyle sizi büyülüyor.Tur rehberinin dediğine göre bu piramit özel dağcılar tarafından temizleniyor. Giriş ücretleri 9-13 euro arasında değişmekle birlikte müzenin tümünü gezmeniz için en az 3-4 gününüzü ayırmanız gerekiyor..

Concorde Meydanı ve Luksor Dikilitaşı için tekrar duruyoruz. Meydan bu dikilitaşla beraber zamanında Marie-Antoinette gibi ünlü Fransız'larında idam edildiği bir yermiş. Merkezi bir konumda bulunan meydan aynı zamanda dünyanın en ünlü caddelerinden Şanzalize'nin de girişinde. Caddeye her iki yandan eşlik eden ağaçlar yılbaşı ışıklarıyla daha da güzel gözükmekte. Cadde lüks cafe ve restorantlarla kuşatılmış bir şekilde. Caddenin hemen sonunda da ünlü Zafer Takı diğer görülmesi gereken yerlerden bir diğeri

Havanın karanlığında Sen Nehri kıyısında gizemli havasıyla Notre Dame Katedrali göz kırpıyor bize. Nehrin diğer kıyısından uzun uzun izliyorum sadece. Birden külkedisi gibi uyanıp yılın son dakikalarını kaçırmamak için Eyfel Kulesi'ne koşuyorum. Gündüz gözüyle koca bir demir yığını, gecenin incisi gibi parıldıyor. Dokuz sekiz yedi altı........yine bir yıla, yeni bir yerde, Paris' te giriyoruz. Ertesi gün Eyfel'den sonra merak ettiğim ikinci yer olan Versailles Sarayına (Versay) doğru yola çıkıyoruz. Kapısında iki saat kuyrukta bekledikten sonra içeri girme şerefine eriyoruz.

Dudaklarımdan dökülmeyen ellerimden akmayan sözcüklerle doluyum. Avrupanın en büyük sarayı olan bu saray içinden çok bahçesiyle büyülüyor insanı. Fransızların moda, yemek ve sanata verdikleri değeri aynı zamanda mimariye de verdiklerinin en büyük ispatı. Hiç düşünmeden gördüğüm en güzel saray sıralamasında birinci sıraya koyuyorum. Günümüzdeki tüm teknolojiye rağmen asırlar önce yapılan bu saraya eş bir mimarinin yokluğuna şaşırıyorum. Her tarihi yer gibi burası da beni geçmiş yaşamların görkemi ve gizemiyle büyülüyor.

Fransa'nın kuzeyinde Normandiya bölgesindeki Honfleur ve Le Havre iki güzel liman kenti. Honfelur hayranı olduğum Erik Satie'nin de doğum yeri. Sahil şeridi boyunca uzanan küçük kafeleriyle şirin bir Fransız kasabası. Kısa bir gezintiden sonra masalsı bir mekan olan bir şatoya Şarap tadmak üzere yola çıkıyoruz. Şato kelimesi benim için Moskova da anlam kazanırken Fransa'da önümüze köşke benzer bir yapı çıkıyor. Mahzenlerde örümcek ağları arasında fıçılarda bulunan şaraplar hakkında bilgi aldıktan sonra bahçede yetiştirilen özel elmalardan da elma likörü yapıldığını öğreniyoruz. İmalathane tarihi bir labarotuvar havasında ve eski yöntem ve araçlarla yapılan elma likörleri oldukça keskin. Normandiya aynı zamanda lila renklerine bürünmüş lavanta tarlalarıyla da beni büyülüyor.

 

Fransa nın kuzeyinden şimdi güneyine adını ünlü film festivaline borçlu Cannes şehrine gidiyoruz. Dar sokakları, pahalı dükkanlarıyla şirin ama zengin bir akdeniz liman kasabasını andıran bir havaya sahip. Bu arada TV'den matah bir yer diye düşündüğümüz festival binasıda gayet sıradan olmasına rağmen, her turist gibi bizde " ünlü" edasıyla fotoğraf çektirmeden ayrılmıyoruz.

Bu kadar güneye inmişken St Tropez uğramadan olmaz tabiki. Jet sosyetenin uğrak yerlerinden biri olarak bilinen ve bence Cannes'a nazaran daha sakin ve güzel olan bu yer oturup kahve içerek hayatın tadını çıkarmak için birebir. Limandaki Budist tarzda dekore edilmiş bir kafeden hemen ilerdeki semt pazarından alışveriş yapan yerlileri izleyerek ne kadar şanslılar diye iç geçiriyorum. Zira gezmek her nekadar eğlenceli olsa da yapılan ziyaretin kısalığı bu zevki yarıda bırakıyor. Tabana kuvvet liman yakınındaki parka gidiyoruz. Fransızlar dilleri konusunda gayet milliyetçi oldukları için rehberimiz eşliğinde yaptığımız botanik bahçe turundan aksanı sayesinde pek de birşey anlayamıyoruz. Ama zaten bahçenin güzelliği yetiyor bize. Küçük ve dar sokaklar arasında masallardan fırlamış evler oldukça şirin.Sahil boyunca demir atmış yatlar geride bıraktığımız limandan aklımda son kalan...

 

 

Toplu İğne


Copyright 2006 © Sivritopuklar.com