TATLI
HAYAT
Annemler
evde yok. Her zamanki gibi bu gece de geç
gelirler. Bir gün bile yanılmadım.
Yanıltmadılar beni. Onları kendilerinden daha
iyi tanıyorum. Nerede nasıl davranacaklarını,
hangi durumda ne söyleceklerini, yalan
söylediklerini,
söyleyemediklerini... O kadar şeffaflar ki...Bir
de bana karşı bu kadar açık ve çıplak
olabilseler... Amcamın kızına daha anlayışlı
davranıyorlar.
İlginç. Depresyondaymış. Ya ben? Nasıl olsa
onların kızına bir şey olmaz. En mutlu
çocuk benim ya. Evet hâlâ çocuğum. Öyle
diyorlar! Henüz genç kızlık ünvanını alamadım.
Ne kadar dergi ve kitap varsa hepsini
karıştırdım fakat hangi yaşlar arasında genç
kızlık sıfatına sahip olunuyor bulamadım.
Anneanneme soruyorum. "Büyümek
için bu kadar acele etme" diyor. Söylesen ne
olur sanki? 14 yaşında hâlâ çocuk muyum, yoksa
ben de artık amcamın kızı gibi genç kız mıyım?
Babam yine eve gelince biraz daha içmek
isteyecek, annem de her zamanki gibi, "Tabii
tatlım, istediğini iç, yeter
ki bana karışma, internette tavla oynayacağım"
diyecek. Sanki ben onun chat yaptığını
bilmiyorum. "Tatlı hayat!" Babamın en son sözü
bu olacak. Çünkü daha ilk yudumunu içerken
sızmış; pardon öyle dememeliymişim, uyumuş
olacak. Annem içinse gece yeni başlayacak.
Kırmızı rujunu tazeleyecek. Bir de evde sadece
kendisi varmış gibi koca sesiyle kahkalar
atmasa. Sanki sesini duyuyorlar. Şuh demem de
yasak. Hiç bana yakışır mı? Yakışmaz.
Anneannem, "Yalnızlık ilk kez anne memesinden
ayrılışla başlar ve senin de buna alışmış
olman gerekiyor" diyor. Ama ben yalnızlığı
sevmiyorum. Tek başıma olmaktan nefret
ediyorum. Beceremiyorum yalnız kalmayı, ne
yapayım? Üstelik tercih etmiyorum.
Anneanneme göre (kocası öldüğünden beri)
yalnızlık en iyisi. Kimseden zarar gelmezmiş.
Üstelik kafamı dinlermişim. Ne mümkün! Yalnız
olduğumu gören tilkiler kafamın içinde dört
dönüyorlar. Beynimin bütün kıvrımlarına girip
sağ ve sol lob içinde
açılmadık kapı bırakmıyorlar. Beynimin içi bir
labirent sanki. Yemini arayan beyaz deney
fareleri bir oraya bir buraya koşuşturup
duruyor.
Karşı apartmanın en alt katındaki "yalnız deli
kadın"a da acıyorum. Kısmen o da benim gibi.
Saatlerdir, günlerdir, haftalardır, aylardır
hatta yıllardır yalnız. Onun için günlerden hep
pazartesi. Ölüm gibi. Evin içi zifir gibi hep
simsiyah. Işıkları bile

yakmıyor. Ne kötü, gece gündüz hep karanlık...
Ben yalnız kalmayı istemezken annemle babamın
aynı odada, aynı yatakta yatmaları büyük bir
haksızlık gibi geliyor bana. Benim odam niye
onlardan ayrı? İnlemeleri sessizliğin sesini
delerek kocaman bir dev dalga gibi karanlık
koridorlardan odama sızıyor ve kulaklarımın
içinde patlıyor her gece. Gece gündüz se(k)sleri
bitmiyor. Bu inlemelerin iyi bir şey olduğunu
sanmıyorum. Sevgi sözcükleri böyle homurdanarak
ya
da ne bileyim insanın canı yanıyormuşcasına
ifade edilemez. Bunlar birbirlerini sevmiyorlar.
Niye hâlâ aynı odada yatmakta ısrar ediyorlar
anlam veremiyorum.
Tamam, ben daha aşık olmadım, bir erkek nasıl
sevilir bilmiyorum, ama annemle babamın
birbirlerini sevdikleri türden bir şey
olmadığını da biliyorum pekâla.
Sanki annem çok karanlık bir orman içinde
kocaman bir ağaca bağlanmış ve babam
tarafından kırbaçlanıyormuş gibi geliyor bana.
Gözlerimi açıyorum kapıyorum aynı
görüntü. Seslerse hiç bitmiyor...
Yalnız deli kadın yine acı yeşil kadife
elbisesini giymiş. Bir tek yakaları beyaz
dantelden. Zaten her gün aynı şeyler üzerinde.
Bir tek cumartesi günleri kırmızı
elbisesini giyiyor. Dudağında da kırmızı ruju.
Birini mi bekliyor acaba? Bugüne kadar kapısını
mahallenin yaramaz çocuklarından başkasının
çaldığını görmedim ama... Bütün gün camın önünde
oturup bekliyor. Gözü sürekli sokağın başında.
Dayanamayıp ben
de bakıyorum. Sanki ben de bekliyorum onun
beklediğini. Ama ne gelen var ne giden... Acaba
giden, "Bekle geleceğim” mi dedi. Belki de
yalnız deli kadın, "Git bir daha gelme" dedi.
Keşke giden geri gelse...
Babamı da öyle çok özledim ki. Yani birinci
babamı. Annemle aynı odayı paylaşan adamı değil!
O, üvey babam. Ayy, üvey baba demem de yasak ama
neyse bir kere ağzımdan çıktı işte! Zavallı
babam, istenmediği için hep ayrı odada yatardı.
Halbuki ben
de yalnızdım. Niye yanıma gelmezdi? Birinci
babam annemin sevdiği her ne varsa onları
korumaya öyle özen gösterirdi ki... Annem onu
evden kovduğundan beri, halamla birlikte koskoca
bir evde yaşıyorlar. Halam hiç evlenmedi.
Annemle de oldum olası hiç
anlaşamazlar. Keşke babam da geri gelse.
Bugün uzun zamandan beri ilk kez yalnız deli
kadını camdan dışarıyı seyrederken
gördüm. Gözünü dikmiş uzaklara öylece bakıyor.
Bahçede mahallenin piçleri kadına
nanik yapıp kaçıyor. Ama deli kadının onları
fark ettiğini hiç sanmıyorum. Sanki bomboş bir
duvar var önünde ve o hiç bir şey görmüyor
aslında. Bir ara bakışlarımızın karşılaştığını
sanıyorum. Ama yanılmışım. Çünkü el
sallamalarıma hiç tepki
vermiyor. Bir gün kapısını çalsam mı acaba? Ben
de yalnızım desem... Otursak öyle, hiç
konuşmasak. Bir odada iki nefes. Fena mı? Belki
de yalnızlık tercihidir. Onun da aynası var mı
acaba kendi kendisiyle konuştuğu?

Aslında, evimize sürekli gelip ve bir çırpıda
giden birileri oluyor. Annemin "uzaktan
akrabaları". Büyük halanın oğlu, dayımın eski
karısının erkek kardeşi... Bence evimizi
dolduran bu insanlarla kan bağımız yok. Ne garip
ayrıca, hepsi karşı cins. Erkek egemen bir ev
yani... Hep geç saatlerde kapımızı çalarlar,
sabah olmadan da giderler. Ayrıca benimle hiç
konuşmazlar. Sadece seslerini duyarım. Eve
gelenler içinde bir de
kadın var. Annemin yakın arkadaşı. O da erkek
gibi... O da benimle konuşmuyor. Yani az. "Okul
nasıl gidiyor, saçlarını niye uzatmıyorsun,
gittikçe güzelleşiyorsun" türünden şeyler işte.
Geçen gün ilk kez daha çok şey söyledi benimle
ilgili. Diğer yaşıtlarımdan farklıymışım.
Annemin kulağına eğilip fısıltıyla "Aynı
topraktanız, bu da erkek gibi.
Zamane kızları göğüsleri çıkar çıkmaz onları
nasıl göstereceklerini öyle iyi biliyorlar ki...
Küçücük yaşlarında kadınlıklarını kullanmayı,
seksi görünmeyi marifetmiş gibi bu kadar kısa
sürede nasıl öğreniyorlar anlayamıyorum" diyor.
Ben hiçbir şey duymamış
gibi gülümsüyorum. Oysa o koca sesiyle
fısıltıyla konuşunca daha da çok ses çıkıyor.
Farkında bile değil. Kıskanç kadın. Bir
keresinde annemi bu en yakın kadın arkadaşıyla
sarmaş dolaş bir halde televizyon izlerken
buldum. Çok şaşırdım. Beni görünce dehşetle
birbirlerinden ayrıldılar. Annem nefes
nefeseydi. Çok acıklı bir aşk filmi
izlediklerini ve derhal odama gitmem gerektiğini
söylediler. Herhalde kocası tarafından terk
edilen zavallı bir kadının hikâyesiydi filmin
konusu. Demek annem de ağlamaktan
nefessiz kalmıştı. Oysa makyajı hiç bozulmamış,
bir tek kıpkırmızı ruju yüzüne gözüne
bulaşmıştı. Kara kutudan gelen sesler hiç de
yabancı değildi bana. Aynı tanıdık inlemeler...
Sokak lambasından içeriye sızan ışıkta duvara
vuran gölgesiyle dans ediyor "yalnız deli
kadın". İlk defa bu kadar keyifli görünüyor.
Bugün ne oldu acaba? Belki eski günleri geldi
aklına. Belki de sevdiği... Ve onunla hep bu
saatlerde dans ederlerdi. Kim bilir?
Anneannemler gibi. Dedem Fransızcadan çeviriler
yapar, gece geç saatlere kadar çalışırmış.
Anneannem de çok az bildiği Fransızcasıyla
dedeme yardım edermiş. Yan yana diz dize. Çok
severlermiş birbirlerini. Hiç unutamadığını
söyler durur hâlâ. Bir
yandan da yalnızlık baştacı... Neyse, her gece
saat 23-00-23-30 arası radyoda tango saati
başlarmış ve anneannemle dedem işi gücü bırakıp
yarım saat müzik bitene kadar dans ederlermiş.
Her gece aynı saatte aynı dans. Ne hoş. Aynı
zamanda komik. Müzik
bitince tekrar masa başına dönüp hiçbir şey
olmamış gibi çalışmaya devam... Anneannem
terlikleriyle mi dans ederdi acaba? Gölgesiyle
dansı bitirmiş, pencerenin önündeki koltuğuna
oturmuş bile. Elinde fotoğraf albümü var galiba.
Anılarını mı
arıyor sararmış fotoğraflarda? Geçmişini yutan,
yalnız deli kadın.
*****
Koca bir kadın oldum sonunda. Yapayalnız,
kocaman... Annem çok uzaklarda yaşıyor
artık. Geçirdiği kazadan sonra küçük bir
kasabada yaşıyor. Arada bir telefon açıp erkek
arkadaşım olup olmadığını soruyor. Hayır yok
anne! Senin sayısını çoğu kez unuttuğumuz bir
dolu erkek arkadaşın vardı ya, benimkilerden
sana ne? Merak ediyorsan söyleyeyim: senin gibi
değilim, erkeklerden nefret ediyorum.
Kadınlardan da... İnsanları sevmiyorum. Canımı
acıtıyorlar. Sen de! Evet, çoğu zaman üvey
babamın tacizlerine maruz kaldım senin de
bildiğin üzere. Ama bana acımış olacak ki
bakireliğime bir zarar vermedi. Ne insaflı adam
değil mi? Sen bir başka odada, bir başka adamla
fingirderken o da benim koynuma gelirdi. Sen de
farkındaydın. Ama hiç
bir şey yokmuşcasına, her şey çok masumane
yapılıyormuşcasına duyarsız kalırdın. Ne sevgi
dolu üvey baba değil mi anne? Merak etme sonunda
kızlığımı kendim bozdum. Canım yandı. Acısı
çoktan geçti. En çok kulağımda nefes nefese
kalmış inlemeler. Bu deli sessizliği bozuyor...
Hiç büyümeseydim. Çocukluktan genç kızlığa adım
atamadan koskocaman "yalnız bir deli kadın"
oldum. Sadece ilaçlarımı yazdırmak için evden
dışarı çıkıyorum. Bebeklerim hâlâ duruyor. Onlar
da olmasa ne yaparım? Mahallenin çocuklarına
vereyim diyorum.
Sonra vazgeçiyorum. Hâlâ penceremin önünde bana
nanik yapıyorlar. Yoksa her şeyi biliyorlar mı?
Sibel
Ateş |