ÇMO: "İKLİMLER ÇOKTAN DEĞİŞTİ ! KYOTO
PROTOKOLÜ NEYİ DEĞİŞTİRİR?
Haz 20, 2008 - 01:03 PM
Çevre
Mühendisleri Odası, 19 Haziran 2008 tarihinde,
"Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve
Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne
Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun
Tasarısı" nın TBMM Çevre Komisyonu'ndan geçmesi
ile ilgili basın açıklaması yaptı.
"Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve
Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne
Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun
Tasarısı" geçtiğimiz günlerde TBMM Çevre
Komisyonu'ndan geçti. Bugünlerde ise TBMM Dış
İşleri Komisyonu'nda görüşülmeyi bekliyor. Bir
yandan kanun tasarısı Meclis komisyonları ve
ilgili taraflarca gündemde tutulurken, diğer
taraftan konunun aktörleri bir dizi açıklama
yapıyor, yazılı ve görsel basında bakanlar,
sanayiciler, işadamları bir bir boy gösteriyor.
Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, 1997
yılında bundan yaklaşık 11 yıl önce imzalan ve
2012'de yani 4 yıl sonra süresi dolan Protokolü,
yeni incelediğini söylemekten çekinmiyor.
"Doğrusu ben de daha önce Kyoto bize büyük
sorumluluk yükleyecek' diye düşünüyordum.
'Gelişmekte olan ülkeyiz, niye imzalayalım, niye
onaylayalım' diyordum. Tüm raporları dikkatlice
okuyunca, bunun böyle olmadığını fark ettim. Bu
yüzden onaylanmasına karar verdik" diyerek
küresel bir çevre sorunundan bihaber açıklamalar
yapan Eroğlu, AKP hükümeti tarafından ortaya
konulan yaklaşımı, bu alandaki sığ
politikalarını ve çevresel sorunlara çözüm
getirmekten uzak anlayışlarını da bir kez daha
ortaya koymuş oluyor.
Öte taraftan medyada ekonomi sayfalarında "Kyoto
Türkiye'ye Söz Hakkı Sağlayacak", "Kyoto'yla
Gelen Fırsat" başlıklarıyla, ülkemize yapılacak
"kirli yatırımlar"la yer bulan "Kyoto
Protokolü", dünyayı ve ülkemizi tehdit eden
küresel iklim değişikliği sorununun
bilimsellikten ve çözümden uzak, sadece
sermayenin çıkarlarını gözeten yaklaşımlarla
tartışılmasının önünü açıyor.
Dünyanın yaşadığı iklim değişikliğinin insan
kaynaklı olduğu ve bundan en fazla sorumlu
olanların gelişmiş zengin ülkeler olduğu artık
bilim insanları ve tüm çevrelerce kabul
edilmektedir. Dünya nüfusunun yüzde 15'ini
oluşturan zengin ülkeler, toplam CO2 salımının
yarısından sorumludur. Dünya atmosferine salınan
sera gazlarının çok büyük bir kısmının kaynağını
zengin ülkeler oluşturmasına rağmen iklim
değişikliğinin en yüksek faturasını yoksul
ülkeler ve onların vatandaşları ödeyecek gibi
görünmektedir.
İklim değişikliğinin öğrettiği en çetin
derslerden biri, zengin ülkelerde büyümeyi
sağlayan ekonomik model ve bununla birlikte
giden savurgan tüketimin ekolojik olarak
sürdürülemez olduğudur.
Daha fazla tüketimin bir refah göstergesi olarak
sunulduğu ekonomik sistemde, Kyoto Protokolü
gibi araçlarla küresel ısınmanın olası
etkilerinin en aza indirilemeyeceği açıktır.
Daha çok tüketim, sınırsız büyüme anlayışı devam
ettiği sürece "sera gazı emisyonları"
azalmayacak sadece yer değiştirecektir. Kyoto
Protokolü'nde öngörülen mekanizmalardan biri
olan emisyon ticareti, gelişmiş ülkelerin
gelişmekte olan ülkeleri sömürmeye devam etmesi
için başka ve yeni bir araçtır. Protokolün
"havayı kirletme hakkı" olarak tanımlanabilecek
emisyon ticaretine kapıyı açması, fakir
ülkelerin emisyon salımı haklarını gelişmiş
ülkelere satmaları anlamına gelmektedir. Bu
haliyle Protokol'ün amaçladığı %'lik
indirimlerle görünüşte bir azalmadan söz
edilebilirken, gerçekte atmosfere aynı miktarda
gaz salınacaktır. Çevre sorunundan fırsat
kollayanlar havamızı da ticari bir metaya
dönüştürme, kendine yeni pazarlar yaratma çabası
içindedir.

Bir taraftan kirli sanayinin ve eski
teknolojinin az gelişmiş ülkelere kaydırılması,
görünürde gelişmiş ülkelerdeki emisyon
salımlarını görece olarak düşürmüş olacak, diğer
taraftan sermayeye az gelişmiş ülkelerde,
denetimin, idari yaptırımın ve çevresel
sorumluluğun olmadığı, dikensiz bir gül bahçesi
yaratılacaktır.
Önce insan önce çevre anlayışı yerine artık,
"önce ekonomi, önce tüketim, önce kar
anlayışı"nın hakim olduğu dünyamızda, çevre
sorunlarının önemli etmenlerinden biri olan
tüketim, "çevre" ile birlikte anılmaya
başlanmıştır. İnsanlığın temiz bir çevrede
yaşama hakkı hiçe sayılmakta, bu nedenle
canlılar dünyasında, her geçen gün yaşam
koşulları daralmakta ve yoksul, aç, asgari
hijyen ve sağlık koşullarından yoksun toplumlar
yaratılmaktadır. Dünyanın gidişatı, "düşük
karbon ekonomisine" değil, ama en büyük çevre
sorununu olan yoksulluk ve açlığın hüküm sürdüğü
bir dünyaya doğru olmaktadır...
Gelişmiş ülkelerde kişi başına fosil yakıt
kullanımı hala artmaktadır. 1990 ile 2003
yılları arasında uçakla yapılan seyahatlerde
%80'lik bir artma olduğu saptanmıştır.
Gemicilikte 1990'da, 4 milyar ton olan yük
miktarı, 2005 yılında, 7,1 milyar tona
ulaşmıştır. Her sektör devasa ölçülerde ve
gittikçe de artan enerji taleplerinde
bulunmaktadır. Dünyadaki bütün insanların bazı
gelişmiş ülkelerle aynı seviyede sera gazı
üretmesi durumunda dokuz gezegene daha ihtiyaç
duyulacağı öngörülmektedir.
Dünyanın iklim değişikliğini bugün nasıl ele
aldığı, insanlığın büyük bir çoğunluğunun insani
gelişmeye yönelik beklentileri üzerinde doğrudan
etkili olacaktır. Küresel ısınmanın erken
sonuçları olarak dünya nüfusunun en yoksul yüzde
40'lık kısmını (2,6 milyar kişi) etkilemesi
beklenmektedir. Uzun vadede ortaya çıkacak
etkilerde ise zengin ya da yoksul hiç kimsenin
iklim değişikliğinin yol açacağı tehlikelerden
muaf olamayacağı belirtilmektedir.

Avrupa'da 2003'te yaşanan sıcak dalgası benzeri
iklim şoklarıyla ya da daha korkunç yaz ve kış
koşulları ile baş edebilmek için zengin ülkeler
şimdiden kamu sağlığı sistemleri
geliştiriyorlar. Diğer taraftan "kyoto"yu fırsat
diye gören bizim gibi gelişmekte olan ülkeleri
"çöplük" olarak kullanmanın yollarını arıyorlar.
Oysa ki, iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki
en büyük etkilerini, yüksek yoksulluk düzeyine
sahip, halk sağlığı sistemleri yetersiz ve önlem
alma kapasitesi düşük olan yine bizim gibi
gelişmekte olan ülkeler yaşayacak !
Bu yanıyla Kyoto Protokolü'nün ortaya koyduğu
hedefler, küresel ısınmaya dayalı küresel iklim
değişikliği sorununa çözüm getirmekten uzak,
sembolik bir girişim özelliği olmasının yanında,
konuya neo-liberal bir iklim de katmaktadır.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından
yayınlanan "2007/2008 İnsani Gelişme Raporu"nda
tehlikeli boyuttaki iklim değişikliklerinin
giderilmesi için dünyada henüz-siyasi devinimler
ve karbon devinimleri arasındaki açığı
kapatacak-net, inandırıcı ve uzun vadeli çok
taraflı bir çerçeve programın olmayışına dikkat
çekilmektedir. Akla yakın varsayımlar temelinde
yapılan hesaplamalarla, iklim değişikliği
tehlikesini önlemek için zengin ülkelerin
salımlarını bugün en az %80, 2020'de de %30
azaltmaları gerektiği de raporda açıkça
belirtilmektedir. Son derece açık ve ortada
olan; yeni ve daha büyük, yeni ve daha çok
yatırımlarla sera gazı emisyonlarının yer
değiştirmesi çözüm değil, azaltılması şart !
Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği
Sekreterliği tarafından hazırlanan ve 1990 -
2004 yılları arasında sera etkisi yaratan gaz
emisyonu oranlarına göre 40 ülkenin
değerlendirildiği raporda Türkiye açısından
çarpıcı sonuçlar yer alıyor. Türkiye'nin, söz
konusu tarihler arasında emisyonu %72.6 oranında
artmış ve diğer ülkeleri geride bırakmıştır.
Bunun başat nedenleri arasında Türkiye'de,
1990'lı yıllardan sonra hızla artan nüfus,
çarpık kentleşme, plansız büyüyen sanayileşme,
fosil enerji kaynaklarına bağımlılık ve yanlış
ulaşım politikalarının yaygınlaştırılması
gelmektedir. Korumacı, iyileştirmeci ve
geliştirmeci bütünleşik bir çevre politikasının
ve yönetiminin olmayışı ile temiz üretim
teknolojilerinin geliştirilmemesi bu sorunların
en büyük kaynağıdır.
İçme suyundan kanalizasyona, hava kirliliğinden
su kıtlığına, atık sudan çöp sorununa bir dizi
çevre sorunuyla yüz yüze olan Türkiye'yi
yönetenler, küresel iklim değişikliği sorununu
"Kyoto Protokol"üne kilitleyip, bu tartışmayı
bile ülke gündeminde sağlıklı ve tüm
taraflarıyla tartışamamaktadır.
Hava, su ve toprağın bile şirketlerin kar
güdüsünü ve iştahını artırdığı, ekonominin en
önemli girdisini ya da kaynağını oluşturduğu bir
dönemde, iklim değişikliği sorununun ülkemizde
de sadece ekonomi sayfalarına ya da bakanların
cehaletine teslim edilemeyeceği aşikardır.
Sorunun, üretim-tüketim ilişkileri göz önünde
bulundurulmadan, ülke gerçekleri masaya
yatırılmadan, bilimsel bilgi ve verilerle doğru
analizler yapılmadan, bütünleşik çevre
politikası ve yönetimi için adımlar atılmadan
tek başına tartışılamayacağı açıktır.
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası sahip olduğu
mesleki birikim, bilime, insana ve doğaya
duyduğu saygı, kamusal bir hizmet yürütmenin
bilinci ve sorumluluğu içinde; son günlerde
tartışılan küresel iklim değişikliği
senaryolarının merkezinde yer alan ve birçok
çevre tarafından çıkış noktası olarak gösterilen
"Kyoto Protokolü"nün küresel iklim değişikliğine
çözüm getiremeyeceğini, çevre sorunlarının
parçacı ve mekanist yaklaşımlarla ele alınmaması
ve dünyanın yaşadığı ekolojik krizin çözümünde
bütünleşik yaklaşımların temel alınması
gerektiğini bir kez daha hatırlatmaktadır.
Hükümet, "kyoto protokolünü" tartışırken,
nükleer santral yatırımlarını, Cargill'e tahsis
edilen tarım alanlarını, yargı kararına rağmen
çalıştırılan termik santralleri, yağmasının
önünü açtığı ormanlarımızı, kıyılarımızı,
yıllardır yatırım yapmadığı alt yapı
hizmetlerini, plansız ve denetimsiz
sanayileşmeyi, çarpık kentleşmeyi, susuz
kentleri de gündemine almalı ve bir an önce
çözüme kavuşturmalıdır. Tüm bu alanlarda
uygulamaya dönük politika, hedef ve ilkelerin
belirlenmesine yönelik çalışmalar yapılmalı ve
bu çalışmalar hızla hayata geçirilmelidir.
Siyasileri ve karar vericileri bu noktada bir
kez daha uyarıyoruz. "iklim"imizi de tüketim ve
kar hırsına teslim etmelerine izin
vermeyeceğimizi hatırlatıyoruz ve soruyoruz:
İKLİMLER ÇOKTAN DEĞİŞTİ KYOTO PROTOKOLÜ NEYİ
DEĞİŞTİRİR? Atmosfere salınan ve salınacak olan
sera gazı emisyonlarının yerini mi?
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu
TMMOB nin
sayfasından alınmıştır.
|