BABAANNE
Ölmeden
önce bir kez daha sürme çekti gözlerine hasta
yatağında. En sevdiği kolyesi boynunda. Elmas
küpeleri hatırladı birden! Kırk yıl yarenlik
ettiği kocasının düğün hediyesiydi. Tahsin'den
olma Zeliha kızı Kadriye, Ahmet'ten olma Tevhide
oğlu Zennun’u kocalığa kabul ediyor musun?
Küpelerimi getirin hemen.
Ah babaanne. Ne çok çektirdin bize. Hele anneme
yaptıkların. Ne yaman kadınmışsın babaanne. Hani
şu devlet gibi kadın dediklerinden. Gözlerini
söylüyor herkes. Ben de çok korkardım onlardan.
Kızdığın zaman bir bakışın yeterdi. Söze gerek
yoktu. Ateşi iyice yükseldi. Tüm aile yanı
başında. Kimi üzgün, kimi heyecanlı, dört gözle
ölümünü bekleyen halalar, amcalar hepsi bir
arada yıllar sonra. Ben korkuyorum. İlk kez
ölümü göreceğim bu kadar yakından. Annem bir
köşede sessizce ağlıyor. Ağlama anne. İşte
sonunda gidiyor. Yıllarca evlerinizi
ayıramadınız. O şimdi aramızdan ayrılıyor
sessizce.
Son hazırlıklarını yapıyor. Konsolun anahtarı
diyor. Anahtar nerede? Herkes pür dikkat
ağzından çıkacak sözleri bekliyor. Galiba
vasiyetini açıklayacak. Başucundan hiç
ayırmadığı cüzdanını arıyor titreyen elleriyle.
Anahtarı içine mi saklamıştı acaba? Deli
çığlıklar. Cüzdanım nerede? Yerinde yok. Ben
çalmadım babaanne. Hep cüzdanın kaybolduğunda
beni suçlardın. Her seferinde sen haksız, ben
haklı çıkardım. Yine haklıyım babaanne. Amcamın
oğlu niye hiç aklına gelmiyor? Her seferinde
kaybolan cüzdanını hep onun bulup getirmesi sana
da ilginç gelmiyor muydu? Hem senin tedavülden
kalkmış küf kokulu paralarından bana ne. Odanı
beş kuruşa temizletip, tozlara karşılık
biriktirdiğim paraların yerini bulup babama
şikayet ederdin beni. "Bak oğlum,
yine çalmış senin hırsız kızın paralarımı. Ver
şunu yatılı okula da aklı başına gelsin. Neymiş
babaannenin paralarını çalmak, görsün gününü,"
derdin. Pis yaşlı kadın! Ellerin de buruşuk
işte. Küçük çocuklar bile öpmezlerdi elini
bayramlarda, buruşuk oldukları için. Kertenkele
derisi gibi. Kıvrım kıvrım, kocaman mavi
damarlı. Ben çalmadım işte! Sen gidince,
kurtlanmış çikolatalarının hepsini çöpe
atacağım. Hani, şu bizden köşe bucak sakladığın,
bayramlarda gelen çikolataları. Üstelik bağıra
çağıra şarkı da söyleyeceğim. Sen gittiğinde
aramızdan sessizce. "Sesi güzel olanlar şarkı
söyler, sus!" derdin. Susmayacağım! Artık sen
olmayacaksın nasıl olsa. Annemi de
ağlatamayacaksın.
Belki babam senin oturduğun katı bize verir.
Belki de bu ahşap evi yıktırır, yerine yenisini
yaptırırız. Ne dersin, için sızlıyor mu
babaanne? "Dedeniz olmasa sokaklarda kalırdınız.
İyi ki bu evi bırakmış. Annenin tek bir çöpü
bile yoktu gelin geldiğinde. Bu eve geldi de gün
yüzü gördü. Babanız almasaydı sokaklara
düşerdi," diye anlatırdın uluorta. Utanmadan,
sıkılmadan. Komşuların yanında. Şimdi sen
gidiyorsun sessizce. Ev bize kalıyor babaanne.
Neden bugüne kadar ayaklarını bizden sakladın?
Neden bize hiç göstermedin? Yaz kış hep iki kat
çorap giyerdin. Çok mu üşürdün babaanne? Hiç
sanmıyorum. Sakın ablamın ayaklarına benziyorlar
diye sıkı sıkıya örtmeyesin. Bence öyle. Sen ne
dersen de! Daha bitmedi! Misafirlerin geldiğinde
annemi hizmetçi gibi kullanırdın. Neymiş efendim
gelinmiş yapacakmış. Bütün gün cumbada, camın
önünde oturup ne yapıyormuş. Bir işe yarasınmış.
Bu eve oturmaya mı gelmiş. Annem değil miydi
koca çamaşır kazanlarını taşıyan, bahçeden
odunları sırtlanıp yukarı katlara getiren.
Üstelik karnı burnunda, ikizlerine hamileyken.
Zavallı annem. En vefakar, en sadık, en
vicdanlı, en anne kadın. Yüzlerini bile
görmediği, adlarını hiç duymadığı sayısız
kadınla aldatılmıştı babam tarafından. Hep
bekledi. Hep sineye çekti. Hep düzelir diye umut
edip
durdu.
Belki bu yüzden yıllarca, boğazı düğümlendi.
Nefes alamadı. Tıkandı. Ne işe yaradığını
bilmediği, orgazm problemi yaşıyordu besbelli.
Babam bir türlü değişmedi. Annemse hep bekledi.
Babam ilk kez, genç bir kadın olmaya ilk
adımlarımı attığımda, annemi defalarca
aldattığından söz etti bana. "Annen yetmiyordu
bana. Sabah birinin koynunda uyanıp, akşamı bir
başka kadının kollarında geçiriyordum. Çok
düşkündüm ben kızım. Annen biraz soğuktu.
Bilirsin erkekler biraz...Küçükken annemin
misafirleri geldiğinde bacaklarını seyredebilmek
için yerlere yatar, koltukların altında
gizlenirdim. Zaafım var kadınlara karşı..."
Utana, sıkıla benimde kendisi gibi olabileceğimi
düşündüğünü söyledi. Ne o, on dört yıllık
ilişkimi bitirip "ikinci yeni" bir deli sevdaya
tutulduğum için. Hani aynı kandanmışız ya.
Birisi niye yetmemiş bana. Kadınlarda durum
farklıymış, daldan dala konmazlarmış. Baba ne
diyorsun sen? Acımasızca. Cevap bile vermiyorum.
İçim sıkılıyor... Annem sinir hastasıymış. Nasıl
olmasın, dört küçük çocuk, anlayışsız koca,
zebani gibi babaanne, istekleri bir türlü
bitmeyen halalar. Üstelik evlendiğinde kız oğlan
kız değilmiş. Adet gününe rast getirmiş evlilik
gününü. Ah babaanne nasıl bu kadar acımasız
olabildin. Yengem hep söyler anneni nikah günü
kaybediyorduk diye. Sizin yüzünüzden kanama
geçirdiğini söyleyen senin kırk yıllık doktorun
Bitran bey değil miymiş babaanne?Yok babasız
büyümüş. Abisi alkolikmiş. Kız kardeşi pavyondan
çıkmaymış. Senin hastalık hastası kızına ne
demeli babaanne? Hâlâ evlenemeyen, sayısını bile
hatırlamadığım nişanlıları olan küçük halam? Bak
dört gözle nasıl da bekliyorlar ölümünü.
Görebiliyor musun? Aç gözlerini babaanne.
Amcamlar yan odada arsaların kavgasına
başladılar bile. Onları da duyabiliyor musun? Ya
babam senin sözünü dinleyerek bizi bırakıp
gitseydi babaanne? Hiç üzülmez miydin? Dört
çocuklu kadın bir başına. İçin sızlamaz mıydı?
Babam içiyor yine. Her gece olduğu gibi. "Bu
kadının yüzünden oğlum içiyor," derdin annem
için. Kendimi bildim bileli babam hep içerdi.
Hep mi mutsuzdu? Hep mi annemin yüzünden içerdi?
Hiç sanmıyorum babaanne. Çok küçük yaşlarda
almış yarayı. Babamı zorla askeri okula
göndermişsin. Yuvasından, en sevdiği anasından
ayrı. Daha ağzındaki süt damlası kurumadan. Uzak
şehirlere... Ne dersin babaanne, bu gece de
keyfinden içiyor olmasın sen gidiyorsun diye
sessizce?

Annem bir yandan ağlıyor, bir yandan istediğin
yeleği örüyor sana babaanne. Hani yüzlerce kez
söktürüp "Beğenmedim, bir kez daha ör," dediğin
yeleği. Sen gitmeden yetiştirmeye çalışıyor
sana. Üşüme diye. Sen istedin diye. Hep senin
dediğin olsun diye. Bakalım o yelek seni ne
kadar kurtaracak. Soğuk buz gibi toprağın
altında. Vücudundan çıkacak kurtların yeleği
delip geçemeyeceğini mi düşünüyorsun babaanne.
Hiç düşünme! Şansın yok! Bütün vücudunu
kemirecekler. Gözlerini oyacaklar. Annem de
yanında olmayacak. Bakalım ne yapacaksın buz
gibi toprağın altında yapayalnız. Sen gittiğinde
aramızdan sessizce, kızların senin bileğindeki
burma bilezikleri parlatıyor olacaklar senin
berjer koltuklarının üzerinde. Baksana,
“Bilezikleri şimdiden çıkaralım, bilekleri
şişecek, kesmek zorunda kalmayalım” diye
fısıldaşıyorlar. Anneme, "Ben ölürsem bu
bileziklerden biri senin olacak," derdin.
Zavallı annem, "O nasıl söz babaanne. Allah
gecinden versin," derdi yüzü kızararak.
Gelininin sana anne demesine bile izin vermedin.
Sana yıllarca babaanne dedi bizler gibi. Utana
sıkıla komşuların yanında.
Ateşi düşmedi. İnliyor. Vücudu titremeye
başladı. Ablam iyice üzerini örtüyor. Açıkta
kalan ayaklarını bile. Yıllarca bizden,
herkesten sakladığın ayaklarını. Vicdanlı ablam.
Utanma, sıkılma ayaklarından diye örtüyor onları
usulca. Yapma abla! O değil miydi senin küçücük
ayaklarınla, üst üste binmiş parmaklarınla alay
eden. Üşüsün.
Takma
dişleri ağzından fırlayacak. İki tanesi de
altından. Onu da bozdururlar belki. Nasıl olsa
bir işe yaramayacaklar sen gidince sessizce.
Sevgili doktorun da yanı başında. Ne yazık ki
yapılacak bir şey yokmuş beklemekten başka.
Olsun bekleriz. Halam dolaplarını karıştırıyor
bir hırsız edasıyla usul usul. Beklerken ölümünü
vakit geçiriyor. Herkesten önce alacaklarını
gözüne kestiriyor. Gördün mü babaanne kimsenin
sabrı kalmadı artık. Çene bağın, karnının
üzerine konacak bıçağın hazır. Amcamın emri
üzerine yengem hazırladı bile. Ben yine de biraz
üzülüyorum galiba gidiyorsun diye. Ama sen değil
miydin bitmek tükenmek bilmeyen uyduruk
hastalıklarınla kimse ilgilenmiyor diye koskoca
ahşap evde yangın çıkaran? Çocuk gibisin
babaanne çocuk gibi. Yeni doğmuş bebeklere
benzedin dişlerin çıkınca ağzından. Annem
yeleğini bitirdi sonunda. İstemeden yardım
ediyorum anneme yeleği giydirmesi için. Vücudun
öyle ağır ki. Düğmeleri diyorsun. Ne babaanne,
anlamadık! Ne düğmesi! Sözler boğazında
düğümleniyor. Evet sona geldik galiba. Ya
ağzından çıkanlar da ne? Anne! Tutamayacağım!
Kustu elime! Son sözün bu mu babaanne? Gittin
işte. Annemin kolunda. Yeleğin sırtında.
Evin içinde çığlıklar. Babam, halam dört bir
yandan kuşatmaya çalışıyorlar. Bulamayacaklar
beni işte. Babaannemin eski kokan sandığının
içindeyim. Buraya bakmak akıllarına bile
gelmiyor. Bana hediye edip sonra da benden geri
aldığı ipek mendil de sandığın içinde. Ona
hediyemi geri vermeyeceğim. Nasıl olsa yine
elimden çalmaya çalışacak. Ama bu kez
alamayacak! Çünkü onu gözünün önünde yırtacağım.
Sandığın olduğu odaya yaklaştılar sonunda. Lânet
olsun! Kulağımın zarını delecek bağırmaları.
"Neredeysen çık dışarı. Hadi daha fazla
sinirlendirme bizi. Babaannen bu kez affediyor
seni çık dışarı ve cüzdanı aldığın yere koy...”
Sibel
Ateş |